Yazmak için çıldırdığım ve yine boş beyaz sayfayla uzun uzun bakıştığımız, üstelik utanıp gözlerimizi bir an bile kaçırmadığımız bir akşam... Soğuk denize girmek gibi şu ilk cümleyi yazmak, girince alışıyorsun sonrası bahar bahçe. 
İçimizde neler var bir bakalım. Her şeyin iyi olacağına dair yüzü gülen ufak düşünceler ve hemen dükkandan çıkıp "abla buraya park edemezsin" diyen piknik tip anksiyetelerim, artık bir şeylerin güzelini daha iyi bir zamana saklamamam gerektiğiyle alakalı ve yalnızca bana kadar ışık veren bir aydınlanma, sabahları sol yanımdan gelen belli belirsiz bir uyanma sevinci ve zamanın sağından solundan akıttığını göre göre altına bir kova dahi koyamamanın verdiği sıkıntı. 
Istakozların büyümesiyle ilgili hikayeyi bilirsiniz. Istakozlar büyür, büyüdükçe sert kabukları onlara dar gelmeye başlar; kuytulara saklanırlar ve kabuklarını kırıp daha büyük bir kabuk geliştirirler. Sonra bir daha, sonra bir daha... Yani zor şartlar ve stres onların kendilerini dönüştürmeleri için bir avantaj olur. Sanırım son bir senemi ortalama bir ıstakoz gibi geçirdim. Resmen dört duvar arasında kendimle yeniden tanıştım, evin farklı organları olduğunu fark ettim, sayfalarca düşündüm; hiç zamanı değilken kaç farklı mevsim değiştirdim yazken kış, güzken bahar... "Olmazsa ne yaparım?" dediğim objelerin olmadığında hayatımda hiçbir şeyin değişmediğini ve bana sıradan gelen alışkanlıklarımın benim asıl zenginliğim olduğunu öğrendim. Bu süreçte aynı matematikteki gibi içlerimizi dışlarımızı sadeleştire sadeleştire kendimize kolay varacağız gibi. Sıfır mıyız, bir miyiz, elde ne kalmış...

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

TOPAL KARGA